Connect with us

Güncel Haberler

Arkeolog Köyağasıoğlu: Denizcilikle uğraşan toplumlar bir sıfır öndedir

Published

on

Denizcilik ilk tahta parçaları üzerinde duran insanlardan bu yana sürekli ilerleyerek kendisini geliştiriyor. Filika Haber olarak bu kez denizcilik tarihinin kökenini ve antik çağlarda denizciliğin önemini araştırdık. Sizler için Institute of Nautical Archaeology (INA)’dan Arkeolog Orkan Köyağasıoğlu ile özel bir röportaj yaptık. Köyağasıoğlu, denizciliğin antik çağlarda günümüzdekinden çok daha önemli olduğunu söyleyerek, “Denizcilikle uğraşan toplumlar uğraşmayanlardan bir sıfır öndedir, hatta denizcilik çağ atlatır” dedi.

“MEDENİYETLERİN DOĞUŞU İÇİN DENİZCİLİK ÇOK ÖNEMLİ”

Toplumlar için denizcilik çağlar boyunca ticaretin ve dolayısıyla gelişim ve zenginleşmenin önemli etkenlerinden birisi olmuştur. Günümüzde her geçen gün çeşitli alanlarda önemi artan denizciliğin antik çağlarda önemi neydi?


Deniz taşımacılığı denildiği zaman tabi bunu şöyle düşünmek lazım sadece navlun taşımacılığı değil, bunun içerisinde insan taşımacılığı yani askeri amaçlarla sevkiyat amacıyla kullanılan taşımacılık da bunun içerisinde. Yani deniz taşımacılığı dediğimizde sadece ticari anlamda düşünmemek gerekiyor. Bu sebepten dolayı en önemli şey antik dünyanın gelişlimi ve birbiri ile etkileşimi için deniz taşımacılığı. Burada en önemli şeylerden bir tanesi medeniyetlerin doğuşu için deniz taşımacılığının çok önemli olması.

Antik dönem denizciliğini birazcık daha iyi idrak edebilmek için, özelikle erken antik çağın erken dönemlerini, gemilerin nasıl ortaya çıktığından bahsetmemiz gerekiyor. Yani bugün gördüğümüz bu yelkenli tekneler veyahut ticari gemiler, askeri gemiler birden bire paraşüt ile gelmediler. Deniz taşımacılığını başlamasının en büyük sebeplerinden bir tanesi taşıma ihtiyacı. Bunu çok basit şekilde anlatmamız gerekirse suyun üzerinde durmamız gereken bir şeyler gerekiyor. O dönem için bulabileceğiniz en iyi araç özelikle ormanlık alanlarda bulunan ağaç kütükleri. İnsanlar ilk başta su üstünde kalabilmek için ağaç kütüklerini kullanıyorlar. Daha sonra bunun içini oymaya başlıyorlar ve kano diye bileceğimiz tarzda oyma kütükler kullanıyorlar. Fakat gün geçtikçe insanların taşıma ihtiyacı artıyor. Taşımacılıkta kapasiteyi artırmak için de bu kütüklerin yanlarına ek parçalar yerleştirmeye başlıyorlar. Bu ek parçalarla taşıma kapasitesini genişliyor. Zaman ilerledikçe bu ek parçalarda ahşap gemilerde bildiğimiz kaplama halini alıyor. Bu kütük ise artık formunu değiştirerek geminin omurgasını oluşturuyor. Bu sayede gemiler ortaya çıkıyor. Tabi bahsettiğimiz şey birkaç senede ortaya çıkan bir şey değil. En erken buluntular milattan önce sekiz binlere kadar gidiyor. Bu zamanla ilerliyor yelkenin ilk ortaya çıkışı milattan önce üç bin civarında yani aşağı yukarı bir beş bin senelik gelişme.

Bu teknolojik gelişmeler günümüze kadar kümülatif bir hızla gerçekleşen gelişmeler. Antik dönemde bu çok yavaş gelişiyor. Maalesef bir kabasorta yelkenden latin yelkene geçiş bile nerdeyse bin sene. O nedenden dolayı çok geniş zamanlardan bahsediyorum. Gemilerin gelişiminde aynı zamanda bu konu içerisinde düşünmek önemli.

Diğer taraftan nedir denizcilik antik çağda? Nasıl bir önemi vardır? Çok geriye gidelim. En önemli ve en erken örneklerinden bir tanesi milattan önce on bin civarında “Pelekonyasos” yani bugünkü Mora yarım adasındaki “Fronohiti Mağarası” denilen bir alanda bazı obsidyen parçalar bulunuyor. Fakat bu civarda herhangi bir obsidyen kaynağı yok. Daha sonra yapılan analizler sonucunda bu obsidyenin Melos Adası’ndan geldiği anlaşılıyor. Yani milattan önce on bin civarında kuvvetle muhtemel Anadolu’dan gelen bazı yerleşimciler bir şekilde Melos adasına geçiyorlar buradan obsidyeni alıp ana kara Yunanistan’a yani daha doğrusu Mora yarım adasına geçiyorlar. Bu bizim için denizciliğin ilk kültürel etkileşimi ve insanların ve medeniyetlerin hareketini gösteren en önemli verilerden bir tanesi. Diğer taraftan milattan önce yedi bin civarında da henüz kökeni belirlenemeyen çiftçilerin buralarda tarım yapmaya başladıklarını görüyoruz. O dönemde yani milattan önce yedi-sekiz binlerde Anadolu’da yerleşik olan ancak diğer taraftan avcı toplayıcı toplum dediğimiz yani kendi ürününü henüz öğrenememiş insan topluluklarının olduğu bir dönem. Yani denizcilik ve denizdeki hareket insanları birden bire çağ atlattırıyor. Yani burada denizciliğin çağ atlattığını söyleyebiliriz. Bu da bize denizciliğin önemini gösteriyor.

Zaman ilerledikçe teknoloji yeni yapım teknolojisi ve denizcilik bilgisi geliştikçe artık insanlar ve devletler yavaş yavaş etrafa yayılmaya başlıyorlar. Bunun en büyük örneği milattan önce 550-750 yılları arasında Foça daha doğrusu Antik Fokaya Kenti yerleşimcileri gidip Fransa’da bir koloni kuruyorlar. İnanılmaz büyük bir mesafe o dönem için karadan gitmelerine imkanı yok. Denizden gidiyorlar ve bunun için denizciliklerini kullanıyorlar. Bunun en büyük sebebi “antik koloni son zamanı” yani artık yaşadıkları yerde kıtlık başlıyor. Ve bu kıtlık onları coğrafyalara açılmaya zorluyor.

“DENİZCİ TOPLUMLAR BİR SIFIR ÖNDE BAŞLAR”

Denizcilikle uğraşan topluluk ve devletleri diğer çağdaşlarından ayıran özellikler nelerdir?

Her şeyden önce tabiri caizse maça bir sıfır önde başlıyorsunuz. Çünkü sizin çok geniş bir hinterlandınız var deniz tarafında. Karaya sıkışıp kalmış olan topluluklar sizinle iyi geçinmeye mecburlar. Kara içerisindeki toplumlar her ne kadar zengin olsalar da, her ne kadar çok üretim yapıyor olsalar da bu yaptıkları üretimi kullanamadıktan sonra herhangi bir gelir kaynağına ulaşamayacaklar. Bu sebepten dolayı ister istemez denize açılan bir kapıya ihtiyaçları var. Eğer bu kapı sizin elinizdeyse siz bir sıfır öndesiniz. her şekilde onlara istediğinizi yaptırmak demeyeyim ama bir şekilde özellikle siyasi olarak üzerlerinde baskı kurma şansınız olabiliyor. Diğer yandan az önce bahsettiğim kolonizasyon döneminde olduğu gibi genişleme şansınız çok fazla.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi İskender Makedonya’dan çıkıp Afganistan’a kadar gittikten sonra bütün fetihlerini karadan yaptı. Fakat çok az olsa da bahsedilen en önemli şeylerden bir tanesi İskender’in deniz güçleriydi. Yani denizden yapılan savaşlar. Ordusunun hepsini yürütmüyor sonuç olarak İskender ordunun büyük bir kısmını denizden naklediyor. Keza sadece Helenistik dönemde değil bu günümüzde de böyle. Eğer deniz aşırı bir sefer yapılacaksa veyahut askeri bir sefer yapılacaksa mutlaka ve mutlaka denizden bir şekilde destek olması gerekmektedir. Denizden desteklenmeyen bir harekete girişilirse, antik dönemde bu çok iyi belirlenmiştir, o hareket kuvvetle muhtemel başarısız olacaktır. Bu durumun çok fazla örneği var. Mesela bizim yaptığımız iş “Antik Batık Araştırması” burada Turgutreis açıklarında milattan önce yedinci yüzyıla ait bir Bizans batığının o dönemki Bizans Ordusuna amfora dolusu zeytinyağı ve şarap taşıdığını kanıtlıyor. Bunu karadan götürmenize imkan yok. Binlerce amforayı veyahut yüzlerce amforayı denizden göndermek zorundasınız. Bu ikmali karadan yapamazsınız.

“UYGUN LİMANI OLAN KENT GÜÇLENEREK İLERLER”

Akdeniz’de başlayan liman ticareti ve liman şehirlerinin gelişimini nasıl değerlendirebiliriz?

Liman kentlerinin önemi bugünkinden çok farkı değil. Coğrafi ve topografik olarak uygun bir limanınız varsa dönem ilerledikçe gerekli teknolojik eklemelerle git gide güçleniyorsunuz. Ancak siz her ne kadar bir liman kenti olsanız da fakat coğrafi ve topografik özellikler sizin genişlemenize el vermiyorsa o zaman ilerleyemezsiniz. Bunun çok güzel örneklerinden bir tanesi çok yakınında olduğumuz Knidos Antik Kentidir. Bu antik kenti izleyicilerimiz\okuyucularımız belki görmüşledir çok muhteşem Ege ile Akdeniz’in birleştiği yerdir. Coğrafi olarak da harikadır. Knidos’un iki limanı vardır. Doğuya bakan limanı ticari limandır ve bütün çevresi “U” biçimindedir. Ticari limanın bütün çevresi işliklerle, atölyelerle, liman tesisleriyle kaplıdır. Bunlar birden bire ortaya çıkmıyorlar tabi ihtiyaç duyuldukça artıyor kapasite. Daha da doğrusu limanın kapasitesi artıyor. Limanın kapasitesinin artışına bağlı olarak daha fazla gemi gelmeye başlıyor. Knidos’un batı tarafı askeri limandır. Yani tam küçük bir kıstak (Bir yarımadanın karaya bağlandığı yer) vardır kıstağın hemen batı kısmında kalan alan askeri limandır. Askeri liman o yarım adayı korumak için kullanılır. Dışardan bu kadar fazla gemi geldikçe tabiiki farklı kültürleri taşımaya başlıyorlar, farklı kültürel özellikleri oraya getirmeye başlıyorlar, farklı kültürlere ait malları ve kültürün kendisini getiriyorlar. Tacirler yavaş yavaş ticaret yaptıkları yerde yayılmaya başlıyorlar.

Knidos Antik Kenti

Örneğin biraz geriye gidersek Mısır’da kendisine has özelikle Nil’de kullanılan gemiler papirüsten yapılmışlardır. Gemilerin kendilerine has özelikleri vardır ve o gemiyi kullanırlar. Daha sonraki dönemde kuvvetle muhtemel kuzeyden gelen göçlerle beraber, deniz kavimleri diyoruz biz bunlara, farklı gemi tiplerini görmeye başlıyorlar. Bakıyorlar ki farklı gemi farklı teknolojiler var. Her ne kadar düşman olsalar da teknolojiyi kendilerine alıyorlar. Artık Nil’de kullandıkları gemilerin yanı sıra açık denizde de, kuvvetle muhtemel Kenan Bölgesi yani Suriye-Filistin civarındaki bölgede inşa edilmiş olan gemilerin benzerlerini kendileri yapıp açık denizde artık kullanmaya başlıyorlar. Böyle böyle teknoloji denizcilik daha doğrusu gemicilik-gemi konstrüksiyonu gelişmeye başlıyor. Bu etkileşim her anlamda, düşman olsa dahi, oldukça önemli. Eğer liman kentleri yoksa zaten bu olmaz. Bu gelişmeler sadece savaşlarla olabilecek bir şey değil. Liman kentlerinde bunu gözlemleyebilirsiniz.

“DONANMASI GÜÇLÜ OLAN DENİZE HAKİM OLUR”

Ticari öneminin yanısıra askeri antik çağlarda askeri alanda denizcilik ne durumdaydı? Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur sözünü söyleyen Barbaros Hayrettin Paşanın bu sözü hala güncelliğini koruyor mu? Geçmişten günümüze deniz hakimeyeti nasıl kazanımlar sağladı?

Bence koruyor. Öncelikle daha geçmişten bahsetmek gerekirse, söylediğiniz gibi deniz gücü güçlü olan denizleri kontrol ediyor. Bu sebepten dolayı daha rahat ticaret yapıyor. Ticaret yapamazsa kalkınamıyor. Kent veyahut ülke-imparatorluk bunun içerisinde Roma da yer alıyor. Yani çok geniş bir tarih skalasına baktığımız için çok farklı şeyler söyleyebiliriz.

Muhakkak askeri bir donanma gücünün domine olması gerekiyor. Roma, buna iyi bir örnek olarak verilebilir. Az önce Helenistik dönemden bahsetmiştik, İskender öldükten sonra bu kurduğu imparatorluk generalleri tarafından parçalara bölünüyor ve bu parçalardan bir tanesi Seleukos Krallık’ı. Bu krallık Anadolu’nun güney kıyılarını kontrol eden krallık. Fakat bu krallıklar kendi aralarında bir iç savaşa düşüyorlar ve bu iç savaşta taraflardan bir tanesi donanmaya sahip olan taraf. Fakat bu donanmaya sahip olan krallık iç savaşı kaybetmesinden dolayı birden bire donanma ortada kalıyor. Seleukos Krallık’ının donanmasının Helenistik dönemdeki en güçlü donanmalardan bir tanesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu denizcilerin hepsi birden bire bağımsız halle geliyorlar. İç savaş dolayısıyla ülkelerine geri dönemiyorlar, bundan dolayı bir şekilde hayata kalmaları gerekiyor. Bu denizciler yavaş yavaş korsanlığa başlıyorlar. Kilikya Bölgesi dediğimiz yani Adana, Mersin taraflarında inanılmaz bir korsanlık aktivitesi başlıyor.

Antik dönemde ki ticaret yolları genellikle kıyılardan geçer, çünkü günümüzde kullandığımız navigasyon cihazlarının hiç biri o dönemde yok. Kıyıları ve rüzgarı takip ederek ticaret yapıyorlar. Korsanlar bu yollardan geçen tüm gemilere saldırmaya başlıyorlar.

Antik kaynaklarda takriben bin dört yüz civarında korsan gemisinden bahsediliyor. Ticaret birden bire yirmi yıl boyunca çok ciddi sekteye uğruyor. Buradaki en önemli nokta, o dönemde Anadolu’da çok önemli Helenistik krallıkların olması. Aynı zamanda Roma İmparatorluğu da yavaş yavaş Roma kentinin etrafına yayılmaya ve genişlemeye başlıyor. Bunun ardından Pön Savaşları ve Kartaca Savaşları ile beraber iyice güçlenen Roma yavaş yavaş Anadolu’ya doğru gelmeye başlıyor.

Bahsetmiş olduğumuz ticaret yolu kıyıdan geçtiği için Roma’nın bütün tahıl ve gıda maddeleri birden bire kesiliyor. Bunun en büyük sebebi Roma’ya giden tahılın yüzde doksanının İskenderiye’den, yani Mısır’da ki antik Aleksandreia kentinden geliyor olması.

İskenderiye’den çıkan gemiler Suriye, Filistin üzerinden dönüyorlar. Anadolu’nun güney kıyılarından Yunanistan üzerinden İtalya’ya gidiyorlar. Anadolu’nun Kilikya kıyılarına, yani Mersin, Adana civarında, ticaret yolu korsanlar tarafından kapatıldığından dolayı artık Roma yavaş yavaş aç kalmaya başlıyor. Hatta ve hatta korsanlar o kadar güçleniyorlar ki Jül Sezar, bir dönem korsanlar tarafından esir alınıyor ve para karşılığında serbest bırakılması sağlanıyor. Milattan önce 66 yılında Pompeus Magnus isimli bir general aynı zamanda donanmayı da kontrol ediyor. Daha önce bir çok başarısız girişime rağmen Pompeus Magnus, bütün korsanları yenip ve tüm gemiler için ticaret yolunu açan kişi oluyor. Başarılı olmasının sebebi çok güçlü bir donanmayı komuta etmesi.

Şunu anlıyoruz ki donanma gücü olmadan ticaret imkansız bir hal alıyor. Bunu antik dönemle sınırlamak yanlış olur. Günümüzde Somali’de en büyük problemlerden bitanesi biliyorsunuz, korsanlık olayları. Bir anekdot anlatıyım; Bizim Sri Lanka’da bir çalışmamız vardı. Sri Lanka malum Hindistan’ın doğu kıyılarında, oraya gidebilmemiz için araştırma gemimizi götürmeyi düşündük fakat daha sonrasında vaz geçtik çünkü araştırma gemimiz maksimum on iki mil yapıyor fakat korsanların kullandığı botlar otuz mile kadar çıkıyorlar. Bu sebepten dolayı araştırma gemisi götürmekten vazgeçtik. Bizim yapacağımız bilimsel araştırma Somali’nin güçsüz olan deniz kuvvetleri dolayısıyla gerçekleşmedi. Bu olay antik çağlarda da böyle eğer denizde korsan varsa ve donanmanız güçsüzse denize çıkamazsınız.

“BİZİM DÜŞMANIMIZ KAÇAK KAZI YAPANLAR”

Buradan gençlere\gelecek nesillere bir tavsiyede bulunmakm ister misiniz?

Sadece gençler için değil aslında herkes için tavsiyeden çok naçizane bir bilgilendirmem var. Öncelikle dünyada olan hiç bir şey bizim değil. Geçmişten geldi ve biz geleceğe düzgün bir şekilde iletmek zorundayız. Ve var olanları en iyi şekilde korumakla mükellefiz. Bu aynı zamanda gelecek nesillere karşı bir sorumluluktur.

Diğer taraftan bizim meslek icabı en büyük düşmanımız kaçak kazı yapanlar. Bunlar bizim gözümüzde hırsızdır çünkü bizim için bir gemide bulduğumuz antik bir çivinin şekli veyahut bir amfora üstündeki mühür her şeyi değiştirebilecekken onlar haldur huldur her şeyi alıp götürüyorlar. Keza karada yapılan kaçak kazılarda da bu böyle. Şöyle anlatıyım size arkeoloğum deyince “Altın buluyor musun?” bize sorulan ilk soru bu. Maalesef bize ilk sorulan soru budur ben de “Hayır bulmuyoruz ve ben suyun altında çalışıyorum” dediğim zaman “O zaman gemilerden çok altın çıkıyordur” dediklerindeyse ben sabrımı toplayıp karşımdakine mümkün olduğunca açıklamaya çalışıyorum. Özelikle bir keresinde Yenikapı’da çalışırken orada samimi olduğumuz esnaf arkadaşlardan bir tanesi yine aynı soruyu sordu “Bu gemilerden çok altın çıkıyor mu?” adama döndüm hum posterlerini gösterdim “Sence bu geminin içerisinden ne kadar altın çıkar?” diye sordum, “Çıkmaz ki” dedi “İşte biz de o kadar altın bulabiliyoruz” dedim.

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesin’nde sergilenen bazı eserler.

Mantık bu yani bir şey eski diye içerisinde altın veya para olacak diye bir şey yok. Bizim için bir geminin yapılışındaki az önce bahsettiğim gibi bir çivinin şekli ahşaplar üzerindeki izler altından çok daha kıymetli. Bizim amacımız para kazanmaktan ziyade bilimsel çalışma ve bunun sonucunda bilimsel yayın yapmak. Bizim için bir bilgi sağlayacak seramik parçası bilgi vermeyecek bir altından daha önemlidir.

Şu söz küçüklüğümden beri çok hoşuma gider aslında bütün bu konuşmayı özetleyen bir sözdür ve ulu önder Atatürk’ün bir sözüdür bu “Zaferi denizi kontrol altında tutan ihtiyacı olan şeyi ihtiyacı olduğu zaman istediği yere ulaştırabilen ülke kazanır”. Atatürk’ün bu sözü bizim baştan itibaren yapmış olduğumuz tüm konuşmayı da özetliyor.

Biz bu tarih ve denizcilik bilincini ne kadar insana yayabilirsek o kadar iyi ve o kadar da mutlu oluruz.

Continue Reading
Yorum Yapın

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.